cabalamamak

Toplantı 3: Çabalamamak ve Tekrar Çabalamamak (OSHO ALTIN GELECEK KİTABINDAN)

Toplantı 3

Çabalamamak ve Tekrar Çabalamamak

Çabalamadığın ve rahat olduğun zaman —meditasyon vesaire gibi şeyler bile umurunda olmaz— aniden bilinmeyenin ayak izlerinin, hiçbir yere ait olmayan bir şeyin sana yaklaşmakta olduğunu görürsün. Ona arzuyla değil hayranlıkla bak. Ona açgözlülükle değil minnetle bak.

23 Nisan 1987, Akşam

Sevgili Osho

Görünüşe göre yıllar önce meditasyon yapabiliyordum diye düşünüyorum. O zamanlar bir yerlerden güzel, sessiz, saydam bir hal geliyordu. Bunun meditasyon olduğunu var sayıyorum. Şimdiyse yarış halindeki bir zihinden başka hiçbir şey gelmiyor. Ne oldu?

Prema Veena, neredeyse her zaman bu böyle olur. Bir çeşit meditasyon hali başına geldiği zamanlar senin o halin peşinde olmadığın zamanlardı. Şimdi onu var etmeye çalışıyorsun ve bu her şeyi değiştiriyor. Yaşamda değerli olan her şey kendiliğinden olur; onların olmasını sağlayamazsın, onları yapamazsın. Meditasyon, aşk, mutluluk ve sessizlik hep böyledir.

Zihninin ötesinde olan her şey senin kapasitenin de ötesindedir; yalnızca zihnin alanına giren şeyleri yapabilirsin.

Zihin yapmaya yöneliktir oysa senin varlığın yapmaya yönelik değildir. Varlığın yalnızca bir açıklıktır ve olup bitene yönelik şikâyet etmeden, kin gütmeden, yalnızca saf minnetten oluşan derin bir kabullenme halidir. Ve bu da senin yaptığın bir şey değil, yalnızca olup bitenlerin bir parçasıdır. Bu ayrımı netleştirmemiz gerekiyor; bu konuda hemen herkesin aklı karışır. Başına bir şey geliyor; öyle güzel, öyle mutluluk verici ki zihin hemen daha fazlasını, daha sık olmasını, daha derine gitmesini arzulamaya başlıyor. Zihin devreye girdiği anda her şeyi bozuyor. Zihin şeytandır, yıkıcıdır.

Bu yüzden kişinin zihnin ötesindeki durumlarda zihnin araya girmesine izin vermemek konusunda çok dikkatli olması gerekiyor. Zihin mekanik anlamda, bir teknisyen olarak son derece faydalıdır. Yapabileceği şeyleri zihnine devret ama kapasitesini aşan konulara karışmasına izin verme. Buradaki sorun zihnin arzudan, daha fazlasını arzulamaktan başka bir şey olmayışında yatıyor. Yapma dünyası söz konusu olduğunda daha iyi bir eve, daha güzel eşyalara, her şeyin daha iyisine sahip olabilirsin; bu zihnin kapasitesi dahilindedir. Ama zihnin ötesi söz konusu olduğunda….zihin yalnızca arzu edebilir ve her arzu düş kırıklığına neden olur. Bu sana daha fazla meditasyon yerine daha fazla düş kırıklığı getirir. Sana daha fazla sevgi yerine daha fazla öfke getirir. Daha fazla sessizlik ve huzur yerine daha büyük bir düşünce kalabalığı getirir ki bu hemen herkese olur. Yani bu, kişinin aşması gereken doğal bir durumdur.

Diyorsun ki, “Görünüşe göre yıllar önce meditasyon yapabiliyordum diye düşünüyorum. O zamanlar bir yerlerden güzel, sessiz, saydam bir durum geliyordu. Bunun meditasyon olduğunu varsayıyordum.” Bunu ne bekliyor ne de arzu ediyordun; o yalnızca bir konuk, sana geliveren bir meltem gibiydi. Ama onu elinde tutamaz veya yeniden gelmesini emredemezsin. O geleceği zaman gelir. Ve bunu bir kez anladığında çabalamaktan vazgeçersin.

“Çabala ve tekrar çabala” ifadesini duymuşsundur. Ben sana “Çabalama ve tekrar çabalama ” diyorum. Ne zaman çabalama düşüncesi belirirse onu hemen bir kenara bırak. O seni başarısızlığa, düş kırıklığına sürükleyecektir ve onu bırakabilirsen…ki herkes onu bırakabilir çünkü o hiçbir şey kazandırmaz. Başarısızlığı, düş kırıklığını, keder ve umutsuzluğu bırakmakla ilgili nasıl bir sorun olabilir? Yalnızca bunları bir kenara bırak ve meditasyonu tümüyle aklından çıkar.

Bir gün, aniden bir pencerenin açıldığını ve yeni ışınlarla dolu, taze bir yelin yüreğini doldurduğunu göreceksin. Yine aynı hatayı tekrarlama! Olanlar için minnet duy ama daha fazlasını isteme; daha fazlası gelecektir. “Yeniden gelsin” diye talep etme, bu talebin engele dönüşecektir.

Yine gelecek, daha sık gelecek. Yavaş, yavaş senin nabzına dönüşecek; uyanırken, uyurken o hep seninle, hiçbir yere gitmiyor. Ama bunu sen yapmıyorsun. “Bunu ben yaptım” diye böbürlenemezsin. Yalnızca, “Bilinmeyenin bunu bana yapmasına izin verdim” diyebilirsin. Küçük yüreklerimize giren büyük deneyimler her zaman bilinmeyenden gelmektedir ve onları yaşamak için sıkı bir çaba gösterdiğimizde öyle geriliriz ki bu gerginliğin kendisi bizi bunları yaşamaktan alıkoyar. Çabalamadığın ve rahat olduğun zaman —meditasyon vesaire gibi şeyler bile umurunda olmaz— aniden bilinmeyenin ayak izlerinin, hiçbir yere ait olmayan bir şeyin sana yaklaşmakta olduğunu görürsün. Ona arzuyla değil hayranlıkla bak. Ona açgözlülükle değil minnetle bak.

Diyorsun ki, “Şimdi yarış halindeki bir zihinden başka hiçbir şey gelmiyor. Ne oldu?” Bilinmeyenin farkına vardın. Meditasyonun azıcık tadını alınca açgözlü, arzu dolu bir hale geldin. Arzun ve açgözlülüğün tüm oyunu berbat etti. Yine de hâlâ her şey düzeltilebilir. Zihnin sürekli yarış halinde olduğunu görüyorsun, bırak yarışsın, sen yalnızca izle, oradan geçen biri, bir gözlemci ol.

Zihni yalnızca izlemek dünyanın en büyük sırlarından biridir çünkü işe yaradığını belli etmez ama işe yarar! Sen etkilenmeksizin, ilgisizce, sanki olup bitenlerin seninle hiç alakası yokmuşçasına izledikçe o düşünceler seyrelmeye başlar ve düşüncelerin yarış pistindeki trafik azalır.

Yavaş yavaş küçük boşluklar oluşur ve sen o boşluklarda eskiden sahip olduğun şeye küçük bir bakış atabilirsin. Ama onun üstüne atlama, açgözlü olma. Tadını çıkar, o da geçecektir; ona tutunmaya çalışma. Düşünceler yeniden gelmeye başlayacaktır; sonra yeniden bir boşluk, daha büyük bir boşluk gelecektir. Yavaş yavaş zihin boşaldığında daha büyük boşluklar oluşmaya başlayacaktır.

O boş zihin durumunda bilinmeyen içine girmeye başlayabilir ama temel bir koşul varsa o da ona tutunmaman gerektiğidir. Gelirse iyi, gelmezse iyi. Belki yeterince olgunlaşmamışındır, belki henüz zamanı gelmemiştir; olsun, yine de minnettar ol. Kişinin izleyişi ve minnettarlığı öğrenmesi gerekir. En derinden olmasını istediğin şeylerin hiçbiri olmadığında dahi minnet duy. Belki senin için doğru zaman değildir, belki bunlar senin büyümene yardımcı olmayacaktır.

Sufi Cüneyt’in öyküsünü defalarca anlatmışımdır. O Hallac-ı Mansur’un Ustasıydı ve onun sayesinde çok ünlü oldu. Mansur gelenekçi fanatikler tarafından öldürüldü ve Mansur nedeniyle Cüneyt’in de adı duyuldu çünkü Mansur onun öğrencisiydi.

Cüneyt her yıl Müslümanların kutsal mekânı olan Kabe’yi ziyaret ederdi.

Oradan fazla uzakta yaşamıyordu ve Müslüman geleneğine göre Müslümanlardan yaşamları boyunca en az bir kez Kabe’ye gitmeleri beklenir; aksi halde dini bütün bir Müslüman sayılmazlar. Ama Kabe onun oturduğu yere çok yakındı ve her sene müritleriyle birlikte oraya giderdi. O devrimci nitelikte bir ermişti. Aslında devrimci nitelikte olmayanlar ermiş değil yalnızca görüntüden ibaret, oyuncu, ermiş gibi yapan iki yüzlülerdir.

Cüneyt’in geçmek zorunda olduğu köylerde yaşayanlar ona karşı büyük bir öfke duyuyorlardı. Bazı köylüler ona öylesine öfkeliydi ki kendisine yiyecek hiçbir şey, hatta su bile vermedikleri gibi köyde kalmasına izin de vermiyorlardı.

Cüneyt’in her zamanki ibadetine göre —Müslümanlar günde beş kez ibadet eder— her namazın sonunda ellerini Tanrıya uzatıp, “Sana şükürler olsun. Sana duyduğum minneti nasıl ifade edebilirim? Her şekilde beni gözetiyorsun; senin şefkatin sonsuz, senin sevgin sınır tanımaz” diyordu.

Müritleri bunu günde beş kez tekrarlamaktan yoruluyor ve Tanrının kendilerini hiçbir şeklide gözetmediğini düşündükleri, yiyecek, içecek ve onları çölün sıcağından koruyacak bir barınak bulmadıkları durumlar yaşıyorlardı. Bir keresinde üç gün boyunca sürekli kovulmuş, taşlanmış, aç, susuz ve barınaksız kalmış oldukları halde Cüneyt yine aynı şekilde dua etmeye devam etmişti.

Üçüncü günde müritler kendini kaybetti. Ona, “Yeter artık! Niye ha bire ‘Şefkat dolusun. Sevgin çok yüce. Mümkün olan her şekilde bizi gözetiyorsun’ deyip duruyorsun? Üç gündür ağzımıza lokma koymadık, susuz ve barınaksız kaldık, çölde yatıp kalkıyor ve geceleri soğuktan titriyoruz. Neye şükrediyorsun?” diye sormuşlar.

Cüneyt’in müritlerine verdiği yanıt hatırlanmaya değerdir. Onlara, “Üç gündür bize su verilmediğini, kovulup, taşlandığımızı, aç, susuz, çölün ortasında kaldığımızı görmüyor muyum sanıyorsunuz?” diye sordu. “Benim de bunun farkında olduğumu göremiyor musunuz? Ama tüm bunlar bizi gözetmediği anlamına gelmiyor. Belki bizi gözetme şekli budur; belki bizim şu anda ihtiyacımız olan budur.”

“Hayat rahat bir şekilde akıp giderken Tanrıya şükretmek kolaydır. O şükran hiçbir şey ifade etmez. Üç gündür izliyorum. Yavaş, yavaş hepiniz namazdan sonra Ona şükretmeyi kestiniz; sınavı geçemediniz. Bu çok güzel bir sınavdı. Payıma ölüm bile düşse şükrederek öleceğim. O bana can verdi; O geri alacak. O, Ona aitti, Ona aittir ve yine Onun olacak. Ben kimim ki Onun işlerine karışayım?”

Yani bazen öyle anlar gelecek ki, bir anlığına da olsa huzur, sessizlik, meditasyon, sevgi ve mutluluğu yakalayamayacaksın. Ama umudunu yitirme. Belki senin kristalleşebilmen, güçlenebilmen için öyle anlar gerekiyordur. Yalnızca her şey yolunda gittiğinde değil, her şey ters gittiğinde de minnettar ol. Her şey kötü giderken minnet duyabilen kişi gerçekten minnettar bir kişidir; minnet duymanın güzelliğine ermiştir. Onun için her şey sonsuza kadar ters de gidebilir ama minneti öylesine dönüştürücü bir güçtür ki her şeyi değiştirecektir.

Bu yüzden yarış halindeki zihin seni endişelendirmesin; bırak yarışa devam etsin. Olabildiğince dolu dolu yarışmasına izin ver; ona engel olma, onu durdurmaya çalışma yalnızca izleyici kal. Zihnin dışına çıkıp onun yarışmasına izin verdiğinde, kısa süre sonra, hatasızca, doğanın kanunu gereği boşluklar oluşmaya başlayacaktır. Boşluklar oluştuğunda “Yakaladım” diye fazla sevinme. Rahat ol. Boşlukların da tadını çıkar ama açgözlü olmadan ve arzu duymadan çünkü onlar da kaybolacak ve açgözlü olursan daha çabuk kaybolacaklar. Tok gözlü ve arzusuz olursan daha uzun kalabilirler.

Meditasyon eğitimi tümüyle buna dayanır. Kısa süre sonra bir gün gelir ve zihin tamamen sessiz, neşe ve sükûnetle dolu hale gelir. Ama unutma bu senin yaptığın bir şey değildir. Bir anlığına bile bunu senin yaptığını düşünürsen yok olabilir. Her zaman varoluşun yapıtı olduğunu hatırla. Başına gelecek tüm yüce şeyler çaba sayesinde değil, senin rahat ve açık olman, müsait olman sayesinde gerçekleşecek.

Yalnızca kapıları açık bırak.

Misafir gelecektir; asla bunun tersi olmamıştır.

Pat’in oğlu oyunculuğa başlamıştır ve bir gece heyecan içinde babasına koşup, “Bil bakalım ne oldu baba?” der. “Biraz önce ilk rolümü aldım. Yirmi beş senelik evli bir adamı oynayacağım.”

“Devam et oğlum” der Pat. “Günün birinde içinde konuşma olan bir rolün de olabilir.”

Veena’nın içinde bulunduğu durum bunun tam tersi. Şu anda sen konuşmalı roldesin; yalnızca devam et, günün birinde kesinlikle sessiz rolü de alacaksın. Ama endişelenecek hiçbir şey yok. Yaşama bir oyun gibi, mizah anlayışıyla yaklaşmalı. İyi zamanlarda da, kötü zamanlarda da; bir şeyler olduğunda da, olmadığında da; bahar geldiğinde de ve bazen sana bahar gelmediğinde de….

Unutma, zihnin ötesindeki şeyler söz konusu olduğunda biz yapan konumunda değiliz, biz yalnızca alıcıyız. Ve alıcı olabilmek için zihninin izleyicisi olman gerekiyor çünkü izleyince o boşluklar oluşuyor. O boşluklarda kapın açılıyor.

Ve o kapıdan içine yıldızlar girebilir, çiçekler girebilir, içine yıldızlar ve çiçekler girdiğinde bile açgözlü olma onları tutmaya çalışma. Onlar özgürlükten çıkıp gelirler ve ancak özgür olarak seninle kalırlar. Onların özgürlüğünü yok edersen onları da yok etmiş olursun. Onların ruhu özgürlüklerinde yatıyor.

Benim binlerce kişiyle süregelen deneyimime göre meditasyona ilk başladıklarında meditasyon kolayca gerçekleşir çünkü onun ne olduğu hakkında herhangi bir fikirleri yoktur. Bu bir kez gerçekleştikten sonra asıl sorun ortaya çıkar; artık onu istemeye, ne olduğunu bildikleri için arzu etmeye başlamışlardır. Ona karşı aç gözlü davranırlar; o başkalarına olmakta ama kendilerine olmamaktadır. Sonra kıskançlık, özenme, çeşit çeşit yanlış şey onların etrafını sarar.

Zihnin ötesindeki şeyler söz konusu olduğunda hep masumiyetini koru. Hep amatör kal, asla uzmanlaşma. Bu herhangi bir insanın başına gelebilecek en kötü şeydir.

Sevgili Osho,

Birkaç gün önce içimizde konuşan sesin her zaman zihne ait olduğunu söylediğini duydum ve içimde bu sesi duyanın kim olduğunu merak ediyorum. Yanıt bulmaya çalışırken, yalnızca sessizliği buluyorum.

Chidvilas, içine baktığın zaman yalnızca sessizliği bulursun. Ama kendinin de orada olduğunun farkında değil misin? Sessizliği bulan kim? Sessizlik kendi kendini bulamaz; tanık olarak sessizliği bulan bir kişi söz konusudur. Yalnızca odak noktan yanlış; sen hâlâ nesneye odaklanıyorsun. Bu sadece belki de birçok hayatta edinmiş olduğun eski bir alışkanlık ve her zaman kendini nesneye odaklayarak, hep kendini unutuyorsun.

Doğudan gelen çok eski bir öyküye göre on kör adam bir nehri geçmişler. Akıntı o kadar güçlüymüş ki aralarından birini alıp götürmesi korkusuyla hepsi el ele tutuşmuşlar. Karşı kıyıya geçtiklerinde aralarından biri şu öneride bulunmuş: “En iyisi bir sayım yapalım çünkü nehir ve akıntı gerçekten tehlikeliydi. Biri kayıp gitmiş olabilir ve bunun farkında bile olmayabiliriz.”

Ve saymaya başlamışlar. Bu çok büyük bir şoka yol açmış, herkes ağlamaya başlamış, herkes denemiş ama hep dokuz kişi sayıyorlarmış çünkü kimse kendisini saymıyormuş. Doğal olarak saymaya başlayınca, “Bir, iki, üç dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz….”diye gidiyor ve “Aman Tanrım, bir kişi eksik” deyip hep birlikte ağlamaya başlıyorlarmış.

Oduncunun biri bu dramı izliyormuş ve öncelikle daha önce hiç on tane körü bir arada görmediğini ve nehir bu kadar yükselmiş, akıntı da bu kadar güçlüyken karşı tarafa geçmenin ne kadar aptalca olduğunu düşünmüş. Hepsinden ötesi, şimdi sayıp duruyor ve birisi için ağlıyorlarmış çünkü kim olduğunu bilmeseler de akıntının içlerinden birisini alıp götürdüğü kesinmiş. Onları sayarken izledikçe on kişi olmalarına rağmen nasıl olup da hep dokuz kişi saydıklarına şaşıp kalıyormuş.

Yardıma ihtiyaçları olduğuna kanaat getirip tırmandığı ağaçtan inmiş ve “Ne oldu?” diye sormuş.

Hepsi bir ağızdan “Arkadaşlarımızdan birini kaybettik. On kişiyken dokuz kaldık” demişler.

Adam, “Ben onuncuyu bulabilirim. Haklısınız on kişiydiniz ama bir şartım var” demiş.

Ona “Her türlü şarta razıyız ama arkadaşımız…”diye yanıt vermişler.

“Bu çok büyük bir şart değil, basit bir şey” demiş. “Birinci kişinin kafasına vurduğumda ‘bir’ diyecek. Sonra ikinci kişinin kafasına iki kere vuracağım ve ‘iki’ diyecek. Sonra üçüncü kişinin kafasına üç kere vuracağım ve ‘üç’ diyecek. Kişinin kafasına kaç kere vurduysam o rakamı söyleyecek.”

“Eğer kayıp arkadaşımızı bulmanın yolu buysa tamam” demişler.

Böylece vurmaktan çok keyif aldığı için karşılık olarak hepsine vurmuş. Sonuncu kişiye on kere vurunca adam da “on” demiş. Diğer dokuzu, “Seni geri zekâlı!” diye çıkışmışlar. “Hepimiz gereksiz yere dayak yedik. Şimdiye kadar nerede saklanıyordun?”

Adam, “Burada duruyordum ve ben kendim de saydığımda hep dokuz çıkıyordu. Bu adam mucizevi birisi olmalı ki onuncu kişiyi buldu.” demiş.

Bu basitçe kendimizi saymamayı alışkanlık edindiğimizi gösterdiği için önemli bir öyküdür. Demek ki içindeki düşünceleri izlerken o izleyicinin varlığını unutuyorsun. Sessizliği izlerken, orada olmasan sessizliği de izleyemeyecek olduğunun farkına varmıyorsun.

Chidvilas, “Birkaç gün önce içimizde konuşan sesin her zaman zihne ait olduğunu söylediğinizi duydum ve içimde bu sesi duyanın kim olduğunu merak ediyorum” diye soruyorsun. Bunu duyanın ben olmadığı kesin ve bildiğim kadarıyla başka kimse de o sesi duymuyor. Onu duyan adam sen olmalısın. Diğer herkes kendi sorunlarıyla meşgul!

“Yanıtı bulmaya çalışırken yalnızca sessizliği buluyorum.” Ancak o zaman da aynı soru ortaya çıkıyor: sessizliği bulan kim? Sesi duyanla aynı adam. Adı da Chidvilas.

Daha öznel, kendine karşı daha uyanık olman gerekiyor; biz her zaman etrafımıza karşı daha uyanığız.

Pat arkadaşı Michael’ı örnek alıp İrlanda’dan ayrılıp, çalışmak için İngiltere’ye gitmişti. Epeydir temasta olmadıkları halde Michael Whipsnade Açık Hayvanat Bahçesinde iş bulmanın ne kadar kolay olduğundan bahsettiği için Pat oraya başvurdu. Ne yazık ki hiç bekçiye ihtiyaçları yoktu. Hatta yerleri süpürecek biri bile gerekmiyordu.

“Ama bak sana ne söyleyeceğim” dedi müdür. “Gorilimiz birkaç gün önce öldü ve hiç gorilsiz hayvanat bahçesi olur mu? Ama onun postunu olduğu gibi sakladık. Sen şimdi bu postu giyip onun yerine geçersen seni besler ve barındırır hem de iyi para veririz.”

Pat gorile ayrılmış güzel alana bakıp rahat goril evini gözden geçirmiş, yatağı şöyle bir denemiş. İşi kabul etmiş. Kısa zamanda Pat ziyaretçilerin gözdesi haline gelmiş. Dışa dönük biri olarak her zaman iyi bir goril taklidi sergiliyor, yuvarlanıyor, göğsünü yumruklayıp, goril sesleri çıkarıyormuş. İyi bir kalabalık olduğunda ise Pat, kendi bölgesinin kıyısında aslanın kafesine bitişik olan bir kavak ağacına tırmanıp dişi aslana meşe palamutları fırlatıyormuş.

Bir resmi tatil gününde bayağı kalabalık bir grup toplanmıştı ve Pat da performansının zirvesindeydi. Tam meşe palamudu fırlatma işini bitirmişken üzerinde dengede durduğu dal kırılıverince yüreği ağzına geldi; aslanın ayağının dibine düşmüştü. Pat yardım isteyerek ayağa fırladı ve tam sıvışmak üzereyken aslan kulağına fısıldadı, “Çeneni kapa Pat, şu ana kadar bulduğumuz en iyi işi kaybetmemizi mi istiyorsun?”

Herkes yalnızca farklı postlara sahip burada; içerideki bilinç aynı. Bir ses de duyuyor olsan sessizliği duyuyor da olsan, biraz daha kendini hatırla; izleyen kim? Tanık kim?

Her deneyimde; öfkeliyken, âşıkken, açgözlüyken, kederliyken anahtar hep aynıdır: sadece izle; gerçekten tehlikede misin yoksa yalnızca bir tanık mısın? Burada oturuyoruz. Derinlerde sen kimsin? Her zaman bir tanık.

Dışarıda ne olup biterse bitsin —genç olabilirsin, yaşlı olabilirsin, canlı olabilirsin, ölü olabilirsin— dışarıda ne olup biterse bitsin içerideki tanık hep aynıdır. Bu tanık bizim hakikatimizdir. Bu bizim nihai ve ebedi gerçekliğimizdir.

Yani sana düşen tek iş odak noktanı nesneden özneye çevirmektir. Öfke, sessizlik veya aşkla ilgili kafa yorma. Tüm bunların kim için olduğuyla ilgilen ve orayı merkez olarak belirle. Bu merkez sana yaşamının en büyük deneyimini getirecektir. Seni bir süper-insan yapacaktır.

Sevgili Osho,

On bir yıl önce ilk kez huzurunda oturduğumda senin enerjinden, senin sevginden ve senin karşında olmaktan o kadar etkilenmiştim ki elimden gelen tek şey ağlamak ve sessiz bir ifadeyle ayaklarının önünde eğilmekti; ve yine de senin tarafından çok iyi anlaşılmış gibi hissetmiştim. O zaman bana enerjimi içimde tutmamı ve harama taşımamı söylemiştin. O zamandan beri bu öneriyi yanımda taşıdım ve göbeğim en yakın arkadaşım, göbek deliğimin altındaki bölge ise duygularımın aynası haline geldi. Tüm bu zaman süresince bu hayatta seninle birlikte olabilmekten duyduğum sevinç ve minnet, sözcüklerimin çoğunun önünü kesti. Sevgili Ustam, senin bu küçük önerinin ardında benim hayal bile edemeyeceğim kadar çok şeyin yattığını hissediyorum. Lütfen hara hakkında birkaç şey daha söyleyip bana biraz daha rehberlik edebilir misin?

Deva Radhika, hara yaşamın bedenden çıktığı merkezdir. O ölüm merkezidir. “Hara” sözcüğü Japonca’dan gelir; bu yüzden Japonya’da intihara hara-kiri denir. Bu merkez göbek deliğinin beş santim aşağısında yer alır. Bu çok önemlidir ve dünyadaki hemen herkes bunu hissetmiştir. Ama yalnızca Japonya’da onun anlamının derinine inmişlerdir.

Hintliler bile diğer merkezlerle ilgili sınırsız çalışmalar yaptıkları halde harayla ilgilenmemişlerdir. Bunu göz ardı etmelerinin nedeni ölümün herhangi bir önem taşıdığını düşünmemiş olmalarıdır. Ruhun asla ölmez, öyleyse yalnızca enerjinin çıkıp başka bir bedene girmesi için kapı görevi gören bir merkezle ilgilenmek niye? Onlar yaşam merkezi olan cinsellikle çalıştılar. Yedi merkezle ilgili de çalıştılar ama Hint kutsal metinlerinde haranın adı bile geçmedi.

Binlerce yıldır merkezlerle ilgili en yoğun çalışmaları yapan insanların bile haradan söz etmemiş olmaları yalnızca rastlantı olamaz. Bunun nedeni ölümü asla ciddiye almamış olmalarıdır. Bu yedi merkez yaşam merkezleridir ve her merkez daha yüce bir yaşama aittir. Yedincisi en yüce yaşamdır ve neredeyse Tanrı olursun.

Hara cinsellik merkezine çok yakındır. Daha yüksek merkezlere, başındaki yedinci merkeze doğru çıkmazsan, tüm yaşamın boyunca cinsel merkezde kalırsın ve onun hemen yanı başında hara vardır ve yaşam sona erdiğinde canın bedeninden çıkacağı merkez orası olacaktır.

Radhika’ya bunu neden söyledim? Çok enerjikti ama daha yüksek merkezlerin farkında değildi; tüm enerjisi cinsel merkezdeydi ve taşmaktaydı. Cinsel merkezden taşmakta olan enerji tehlikelidir çünkü haradan çıkmaya başlar. Ve haradan çıkmaya başladığında onu yukarılara taşımak daha da zorlaşır. O yüzden ona enerjisini tutmasını ve fazla dışa vurmamasını söylemiştim: Onu içeride tut! Yalnızca açılmakta olan —ki bu çok tehlikeli olurdu— hara merkezinin tamamen kapalı kalmasını istedim.

O buna uydu ve tamamıyla farklı bir insana dönüştü. Artık onu gördüğüm zaman ilk başta görmüş olduğum dışavurumcu haline inanamıyorum. Artık o daha merkezinde ve enerjisi daha yukarıdaki merkezlere doğru olması gerektiği yönde ilerliyor. Neredeyse dördüncü merkeze ulaştı ki bu sevginin merkezidir ve son derece dengeleyici bir merkezdir. Onun altında ve üstünde üçer tane merkez yer alır.

Kişi bir kez sevgi merkezinde olduğunda yeniden aşağıya düşme olasılığı çok azdır çünkü daha yükseklere dair bir şeyi denemiştir. Artık vadiler son derece karanlık, çirkin gelecektir çünkü güneşin aydınlattığı zirveleri, çok yüksek olmasalar da yine de yükseklikleri görmüştür ve artık tüm arzusu bu olacaktır…

Ve tüm âşıkların sorunu budur: daha fazla aşk isterler çünkü gerçekte arzu duyulanın daha fazla aşk değil, aşktan da fazlası olduğunu anlamazlar. Dilleri aşkla sona erer; aşktan daha yüce bir yol tanımazlar ve aşk da artık tatmin edici gelmez. Tam tersine aşkı ne derecede hissedersen o derecede aşka susarsın.

Dördüncü merkezdeki kişi ancak enerji beşinci merkeze doğru yükselmeye başladığında sonsuz bir tatmin hisseder. Beşinci merkez boğazda yer alır ve altıncı merkezse üçüncü gözdür. Yedinci merkez, sahastrara, başın tepesindedir. Tüm bu merkezlerin farklı ifade ve farklı deneyimleri vardır.

Sevgi beşinci merkeze doğru ilerlediğinde sahip olduğun tüm yetenekler, her türlü yaratıcı boyut senin için olasılık dahilindedir. Bu, yaratıcılığın merkezidir. O yalnızca müzik, yalnızca şarkılar için değildir, her türlü yaratıcılığa yöneliktir.

Hindu mitolojisinde güzel bir öykü yer alır. Bu bir söylence olsa da özellikle beşinci merkezi anlatmak için güzel bir öyküdür. Hint mitolojisine göre iyi güçlerle kötücül güçler arasında süregelen daimi bir mücadele vardır. Bu iki taraf da okyanusta belli bir araştırma yaparlarsa bir nektar bulacaklarını ve onu her kim içerse ölümsüzlüğe kavuşacağını keşfederler. Ve hepsi onu aramaya başlar.

Ama her yerde olduğu gibi yaşam burada da dengeyi kurar…Nektarı bulmadan önce onu altında saklayan zehri bulurlar. Kimse onu denemeye hazır değildir; onu görmek bile hastalanmaya yetmektedir. Birisi; dünyanın ilk hippisi, yani tanrı Shiva’nın belki bunu denemeye gönüllü olabileceğini düşünür. Böylece Shiva’ya gidip denemek isteyip istemediğini sorarlar. O da “Tamam” der.

Denemekle kalmayıp tamamını içer ki bu saf zehirdir. Onu boynunda yani beşinci merkezde tutar. Beşinci merkez yaratıcılığın merkezidir. Orası tamamen zehirlenir ve Shiva yıkım tanrısı olur. Hinduların üç tanrısı vardır: Dünyayı yaratan Brahma, onu sürdüren Vishnu ve yok eden Shiva. Onun yok ediciliği yaratıcı merkezinin zehirlenmesi sonucunda oluşmuştur. Ve bu zehir öylesine güçlüdür ki bu küçük bir yıkımla da kalmaz; o varoluşu tümüyle yok edecektir.

Vishnu onu sürdürmekten yoruldukça Shiva yok eder. O zamana kadar Brahma unutmuştur —dünyayı yaratalı milyonlarca yıl geçmiştir ve yeniden yaratmaya başlar— bu yalnızca eski bir rutindir. Brahma yaratıcı tanrıdır, oysa Hindistan’ın genelinde Brahma’ya adanmış tek bir tapınak vardır çünkü o kimsenin umurunda değildir. O işini yapıp bitirmiştir; onun hakkında bir şey söylemek boşunadır. Vishnu’nun milyonlarca tapınağı vardır çünkü o devam ettirici tanrıdır. Krishna ve Rama hep onun yeniden doğumlarıdır.

Ama kimse Shiva’yla boy ölçüşemez. Shiva’ya adanmış sunaklar herkesinkinden fazladır. O bir hippi olduğu için fazla gösterişli tapınaklara filan gerek duymaz, her yer, herhangi bir ağacın altı uygundur. Sadece oval biçiminde yuvarlak bir taş koy; o fazla bir şey talep etmez, biraz yaprak ekle; çiçek bile gerekmez. Oraya birkaç yaprak, başına da onu serin tutacak birkaç damla su koy…bu yüzden insanlar aletler icat etmiştir; başının üzerine küçük çaydanlıklar asarlar ve su yavaş yavaş damlar. Bu onu serin tutmak içindir ki rahatsızlık duyup dünyayı yok etmesin.

Herkes ondan korkar, bu yüzden doğal olarak daha fazla tapanı, daha fazla tapınağı, sunağı vardır. En küçük köyde bile en azından bir düzine Shiva sunağına rastlarsın çünkü bunların hiçbir maliyeti yoktur; en yoksul adamın bile bütçesi buna uygundur. Ve bu konuda düşünceli olmalıdır çünkü Shiva yok edebilir. Onu tatmin etmek gerekir! Ve fazla bir talebi de yoktur, yalnızca başını serin tut yeter. Çiçekler pahalıdır oysa birkaç parça yaprakla ibadeti tamamlayabilirsin.

Shiva dünyanın yok edicisine dönüştü çünkü beşinci merkezinde varoluşun tüm zehri birikmişti. Bu bizim yaratıcılık merkezimizidir ve bu yüzden de âşıkların yaratıcılığa karşı belli bir eğilimi vardır. Âşık olduğunda bir anda bir şeyler yaratma hissine kapılırsın; bu ikisi çok yakındır. Doğru şekilde yönlendirilebilirsen aşkın en yaratıcı eylemine dönüşebilir. O seni bir şair, bir ressam, bir dansçı yapabilir, her boyuttan yıldızlara ulaşmanı sağlayabilir.

Üçüncü göz olarak adlandırdığımız altıncı merkez iki gözün arasında yer alır. Bu sana tüm geçmiş yaşamlarına ve tüm gelecek olasılıklarına dair bir berraklık verir. Enerjin üçüncü gözüne ulaştığında aydınlanmaya öylesine yaklaşırsın ki aydınlanmaya dair bir şey kendini göstermeye başlar. Üçüncü göz adamı bunu yayar ve yedinci merkeze doğru bir çekim hissetmeye başlar.

Bu yedi merkez yüzünden Hindistan hiçbir zaman harayla ilgilenmedi. Hara o hatta değil, sadece cinsel merkezin hemen yanında yer alır. Cinsel merkez yaşam merkezi, hara ise ölüm merkezidir. Aşırı heyecan, aşırı derecede merkezden dışarı kaymak, enerjini aşırı derecede sağa sola savurmak tehlikelidir çünkü enerjini haraya doğru çeker. Ve bir kez bu rota tamamlandığında onu yukarı doğru çekmek daha zorlaşır. Hara cinsel merkezle eşit paralelliktedir ve enerji kolaylıkla buraya hareket edebilir.

Bu Japonların büyük bir keşfiydi; kendini öldürmek için kafanı kesmen veya silahla beynini dağıtman gereksiz derecede acı vericidir; tam olarak hara bölgesini zorlayacak küçük bir bıçakla yaşam acısızca yok olur. Yalnızca o merkezi açtığında yaşam yok olur, tıpkı çiçeğin açmasıyla birlikte kokusunun yok olması gibi.

Hara kapalı tutulmalıdır. Sana daha merkezde olmanı, duygularını içinde tutmanı ve harana taşımanı söyleme nedenim buydu Radhika. “O zamandan beri bu öneriyi yanımda taşıdım ve göbeğim en yakın arkadaşım, göbek deliğimin altındaki bölge ise duygularımın aynası haline geldi.”

Haranın sürekli olarak bilinçli bir şekilde enerjini denetlemesini sağlayabilirsen onların dışarı çıkmasına izin vermez. O zaman büyük bir yer çekimi, sağlam bir duruş, merkezinde olma hali hissetmeye başlarsın ki bunlar enerjinin yukarı doğru çıkmasının temel gerekleridir.

Bana soruyorsun, “Senin bu küçük önerinin ardında benim hayal bile edemeyeceğim kadar çok şeyin yattığını hissediyorum.” Kesinlikle bundan fazlası söz konusu…

Bir Polonyalı sokakta yürürken bir nalburun önünden geçiyordu ve yedi saatte yedi yüz tane ağaç kesebilme kapasitesine sahip bir elektrikli testerenin indirimde olduğu gözüne çarptı. Polonyalı bunun çok iyi bir fiyat olduğuna kanaat getirip bir tane satın almaya karar verdi.

Ertesi gün testereyle birlikte dükkâna dönüp satıcıya şikâyet etmeye başladı, “Bu alet reklamda söylendiği gibi yedi yüz ağacı kesmenin yakınından bile geçemedi” dedi.

“Peki” dedi satıcı. “Arkada bir deneyelim bakalım.” Bir kütük bulup aleti çalıştırdı ve testere büyük bir gürültü çıkardı.

“Bu ses de ne?” diye sordu Polonyalı.

Demek ki elektrikli testereyle değil elle kesiyormuş!

Radhika senin hara merkezinde o kadar çok enerji var ki doğru şekilde yönlendirildiğinde aydınlanma hiç de uzak bir nokta değil.

İki önerim daha var: kendini olabildiğince merkezde tut. Küçük şeylerin seni etkilemesine izin verme; biri öfkelidir, biri sana hakaret eder ve saatlerce bunu düşünürsün. Biri bir şey söyledi diye bütün gecen berbat olur…Hara daha fazla enerji taşıyabiliyorsa, doğal olarak o kadar daha fazla enerji yukarıya çıkmaya başlayacaktır. Haranın yalnızca belli bir kapasitesi vardır ve yukarı çıkan her enerji haradan geçer ama hara kapalı kalmalıdır.

Demek ki birincisi hara kapalı kalacaktır. İkincisi de her zaman daha yüksek merkezler için çalışmalısın. Örneğin sık sık öfkeleniyorsan öfke üzerine daha fazla meditasyon yapmalısın ki öfke yok olup o enerji şefkate dönüşsün. Her şeyden nefret eden biriysen nefrete odaklanmalısın; nefret üzerine meditasyon yap ve aynı enerjiyi sevgiye dönüştür.

Yukarı doğru gitmeye devam et, her zaman daha yukarıdaki merdivenleri düşün ki varlığının en üst noktasına erişebilesin. Ve hara merkezinden hiç sızıntı olmamalı.

Hindistan aynı nedenle cinsellikle fazlasıyla ilgilidir: cinsellik de enerjini aynı şekilde dışarıya çekebilir. Çeker…ama en azından cinsellik yaşamın merkezidir. Enerjiyi dışarı çekse de onu başka bir yere götürecek ve yaşam akıp gitmeye devam edecektir.

Oysa hara ölüm merkezidir. Enerjinin haradan geçmesine izin verilmemelidir. Enerjisi haranın içinden başlayan bir insanı kolayca ayırt edebilirsin. Örneğin yanındayken boğuluyor gibi, enerjin emiliyormuş gibi hissettiğin kimseler vardır. Sana kötü bir şey yapmadıkları halde onlar yanından ayrıldıktan sonra daha iyi ve rahatlamış hissettiğini görürsün.

Bunun tam tersi olan, buluştuğunuz zaman sana kendini daha neşeli ve sağlıklı hissettiren insanlar da vardır. Üzgünsen üzüntün yok olur; öfkeliysen öfken yok olur. Bunlar enerjileri yukarılara doğru çıkmakta olan insanlardır. Onların enerjisi senin enerjini de etkiler. Sürekli olarak birbirimizi etkilemekteyiz. Ve bilinçli bir kimse kendine enerjisini yükselten arkadaşlar ve refakatçiler seçer.

Bir nokta çok açıktır. Seni emen insanlar vardır, onlardan uzak dur! Bu konuda net olmak çok daha iyidir, onlara hoşça kal de. Acı çekmeye hiç gerek yok çünkü onlar tehlikelidir; senin de haranı açabilirler. Onların haraları açıktır ve bu yüzden sende bir emilme hissi uyandırırlar.

Psikoloji henüz bunun farkında değildir ama psikolojik hastalığı olan insanların bir araya konmaması gerektiği çok önemli bir noktadır. Ve dünyanın her yerinde yapılmakta olan budur. Psikolojik rahatsızlığı olan insanlar psikiyatri kliniklerinde bir araya getirilmektedir. Zaten psikolojik hastalığa sahip birini, diğer hastalarla bir araya koymak, enerjisini daha da aşağıya çekecektir.

Psikolojik hastalığı olan kimselerle çalışan doktorlar bile bu konuda yeterince sağlam ipuçları vermektedir. Diğer meslekler içinde en çok intihar eden meslek grubu psikanalistlerdir. Ve her psikanalist arada bir diğeri tarafından tedavi edilme ihtiyacı duyar. Bu zavallı insanlara neler olmakta? Psikolojik hastalığı olan insanlarla çevrelendikleri için sürekli enerjileri emiliyor ve haralarını nasıl kapatacakları hakkında da hiçbir şey bilmiyorlar.

Tıpkı enerjiyi yukarı doğru yönlendirmek için yapılan meditasyonlar olduğu gibi, harayı kapamaya yönelik teknik ve yöntemler de vardır. En iyi ve basit yöntem şudur: yaşamında olabildiğince merkezde kalmaya çalış. İnsanlar sessizce oturmayı bile beceremez, sürekli pozisyon değiştirirler. Sessizce yatamazlar, bütün gece bir sağa bir sola dönüp dururlar. Bu bir rahatsızlıktan, ruhun derin bir rahatsızlığından başka bir şey değildir.

Kişi dinlenebilmeyi öğrenmelidir. Ve bu küçük şeylerde hara kapalı kalır. Özellikle psikanalistler bu konuda eğitim görmelidir. Bir de psikolojik hastalığı olan insanlar bir araya getirilmemelidir.

Doğuda, özellikle Japonya’da haranın farkına varılmış olan Zen manastırlarında böyle psikologlara gerek yoktur. Ama Zen manastırlarında, Zen insanlarının yaşadığı ana kampustan uzaklarda ama aynı ormanlık veya dağlık bölge içinde küçük kulübeler vardır. Psikolojik hastalığı olan kişi buraya getirildiğinde ona dinlenebileceği, rahatlayıp keyif yapabileceği, ormanda gezinebileceği ama konuşamayacağı bir kulübe tahsis edilir. Zaten etrafta konuşabileceği kimse de yoktur. Yalnızca günde bir kez ona yemek getiren biri gelir; onun da konuşmasına izin verilmez ve konuşsa bile adam yanıt vermeyecektir. Böylece enerjisi tümüyle denetim altındadır. Konuşması, biriyle karşılaşması bile olanaksızdır.

Psikanalistlerin seneler boyunca yapamadığının üç hafta içinde yapılabildiğini duymak şaşırtıcı olabilir. Bu üç hafta içinde o kişi normal insanlar kadar sağlıklı hale gelmiştir. Ve yapılan hiçbir şey; herhangi bir teknik falan da yoktur. Yalnızca konuşmaması için yalnız bırakılmıştır. Dinlenmek ve kendisi olabilmek üzere yalnız bırakılmıştır. Başka birinin beklentilerini karşılama zorunluluğu yoktur.

Radhika iyi gittin. Sadece yapmakta olduğun şeye devam et, enerjini içinde biriktir. Enerjinin birikimi otomatik olarak yukarıya doğru hareket etmesini sağlar. Ve o yukarıya çıktıkça kendini daha huzurlu, daha sevgi dolu, daha neşeli, daha paylaşımcı, daha şefkatli ve daha yaratıcı hissedeceksin.

Işıkla dolu, yuvaya geri dönmüş gibi hissedeceğin günler çok uzakta değil.

Tamam mı Maneesha?

Evet, Osho.

http://www.gelisimdunyasi.com/toplanti-3-cabalamamak-ve-tekrar-cabalamamak-osho-altin-gelecek-kitabindan.html

This entry was posted in Uncategorized. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s